Atatürk Ve Müzik

 

Muhteşem bir deha?

Onu, bir asker, başkomutan, milli bir önder, cumhuriyetimizin kurucusu olarak düşünmek yetersiz ve sığ bir tanımlama olabilir. Oysa derinliğine bakınca, bir filozof-düşünür, yazar, etkin bir hatip, ileri görüşlü bir devlet adamı, çağdaşlığı savunan evrensel ve yaratıcı bir zekâ, yeni terim ve terminolojiler üretebilen bir bilinç gibi daha pek çok ve tek bir insanda toplanabilmesi de oldukça zor yetenek ve değerler yükleyebilirsiniz.
Bugün sizlere Atatürk’ün kültür ve müzik ile ilgili pekte bilinmeyen bir yönünden bahsetmek istiyorum…

Cevat Memduh ALTAR ve 80 Yıl kadar öncesinin bir anısı:

Ankara’nın o günlerde Taşhan’daki ahşap tek sinemasında gösterilmekte olan filmi aniden durduruldu. Sahneye çıkan 2 zabit yüksek sesle: “Cevat Memduh Efendi kimse bizle dışarı gelsin !…”
Almanya Leipzig’de “Güzel Sanatlar ve Estetik” üzerine müzik eğitimi görmüş 25’li yaşlarındaki genç adam, Ankara’ya dönmüş ve Cebeci semtinde oturuyordu. O gün yapacak pek bir işi de olmadığından, film seyretmeye gideceğini annesine söyleyerek evden çıkmıştı…
Aldığı batı eğitiminin heyecanını taşıyor, cumhuriyet ilkelerine ve yeni rejime gönülden inanıyordu… Ama apar topar, bir filmin durdurulup, 2 asker arasında cipe bindirilip, taşlı topraklı bir yoldan bir yerlere götürülmesine de pek bir anlam veremiyor, biraz da endişe duyuyordu…
Sonuçta yolculuk; adının Çankaya olduğunu sonradan öğreneceği bağ evinden bozma tepedeki evde sona erdi… Alındığı zemin katın bir köşesinde bilardo masasında askerler, ceketlerini çıkarmış bilardo oynuyorlardı… Biraz daha rahatladı… Bu bir tutukluluk hali değildi… bir sebeple buradaydı ancak kimse de ona bir şey söylemiyordu… bir köşeye sığıştı, anılarına daldı…
Leipzig günlerinde, oradaki birkaç Türk öğrenci ile Kurtuluş Savaşının gelişimini gazetelerden dikkatle izlemişlerdi… Günün birinde Alman gazetelerinde iri manşetlerle… “Türkler, İzmir önünde”… ve bir iki gün sonra da; “ Türkler İzmir’e girdi” haberlerini okuyunca, olayın akışı hakkında daha etraflı bilgi için, gazete idarehaneleri önüne koştukları günü heyecanla hatırladı…
…Ankara, saatin 4 olmasına rağmen, sıcaktan adeta kavruluyordu…, takvimler 1927 yılının bir Ekim günü idi… Belki de şu an içinde bulunduğu sıkıntılı durum, ona havayı böyle hissettiriyordu?…
Daldığı düşüncelerden irkilerek uyandı, çevresinde bir hareketlilik başlamıştı… Askerler, ellerindeki bilardo ıstakalarını yerlerine koyup, kıyafetlerine çeki düzen verdiler… Tam bu sırada, merdivenlerden aşağı, son derece bakımlı, saçları geriye taranmış, kendinden emin bakışlı bir çift mavi göz, loş bodrum katını adeta aydınlattı… Bakışlarının muhteşem bir enerjisi vardı. Cevat Memduh; gazetelerden resmini birkaç kez gördüğü Atatürk’ü ilk kez karşısında görüyordu, kalbi duracak gibi çarpmaya başladı…
Yaver, Paşa’ya usulca yaklaşarak… “Cevat Memduh Efendiyi emriniz üzerine getirdik efendim”… diye tekmil verdi.
Atatürk baktı ve sevecen bir Rumeli şivesi ile …Sen misin çocuk!…” dedi.
Başkomutanla merdivenleri çıkarak, çalışma odasına geçtiler…
“…Eh, anlat bakalım, Cevat, neler yaptın, neler öğrendin ?…”
Tam söze başlayacaktı ki… yaver kapıda göründü “… Paşam, bir dakika bakar mısınız… ?”
Odada yalnızdı, göz ucu ile Paşa’nın masası üzerindeki açık kitaba gözü takıldı… Almanya’da eğitimi sırasında referans olarak verdikleri Fransız müzik bilgini Lavignac’ın “La musique et les missions” adlı müzik kitabı duruyordu… üstelik, bazı satırların kenarına kurşun kalemle eski Türkçe notlar da alınmıştı… O zaman karşısında sadece savaş alanlarının başkomutanı değil, yarınlar Türkiye’sinin Devrimci Devlet Başkanının oturduğuna bir kez daha inandı… Bu kişi yalnız bir asker değil, aynı zamanda sanat, kültür alanında da bilgi sahibi bir aydındı…
O tarihlerde yurt dışına sanat açısından gönderilip, dönüş yapan 3 kişi idiler. Fikret Mualla ile adını şu an hatırlayamadığı diğer ressam İstanbul’a, o ise Ankara’ya dönmüştü. Paşa; gazetelerden okuduğu bu haber üzerine, Ankara’da olan Cevat’ı köşke çağırmıştı… “bu ne büyük bir lütuf ve onur benim için” diye düşündü…
Kısaca, bildiklerini, öğrendiklerini anlattı… Anlattı da, Paşa’nın insanı büyüleyen gözlerinin içine bakarak bunları söylemek hiç de kolay değildi…
Gazi Paşa anlatılanlarını dikkatle dinledi ve “…bundan sonra her Salı Çankaya’ya, burada değilsem Çiftlik Marmara Köşküne geleceksin…” şeklinde buyurdu…
Paşa’nın; ulusal-çağdaş kültürde reform hareketleri ile meşgul olduğunu sezmemek imkânsızdı. Cumhuriyetin kuruluşundan 1 yıl sonra okullarımıza bilgili müzik pedegoglarını yetiştirecek “Musiki Muallim Mektebi”ni O kurdurmamış mıydı? O kalın kaplı kitabı karıştıran zekâ, şimdide ülkesinde sanat ve kültürümüzün oluşması için büyük bir gayret içindeydi…
İşte; Ata’nın C.M.Altar ile her Salı saat 5’le 7 arasında ki çay muhabbetleri ile genç Türkiye Cumhuriyetinin sanat ve kültür temelleri böyle atılmış oldu.
Bu toplantıların ışığında; kervana yeni dehaların da katılımı ile ülkemizde sırasıyla; Maarife bağlı “Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü” (1935) ve bunu takiben yapılan Müzik Kongresi (1935) sonrasında da Prof. Paul Hindmith (1935) ile Prof.Carl Ebert’in (1936) davetleri ile Ankara Devlet Konservatuarı (1940) kuruldu. Buranın mezunları; Ankara, İzmir, İstanbul Devlet Opera ve balelerini, Devlet Tiyatrolarını, Devlet Senfoni Orkestralarını oluşturdular… Çok sesli Korolar, Harika Çocuklar Yasası ile de Türkiye Dünya vedetlerine sahip oldu…
Bu yazıyı kaleme alırken; bundan 40 yıl kadar önce kendisini bizzat tanımak mutluluğuna ulaştığım bu büyük müzik adamını, yaratıcı ve yapıcı Cevat Memduh Altar’ı da sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duymaktayım…
1969’larda kurduğumuz Modern Folk’un 50. yılına doğru giderken, “40. Yıl Sonra” isimli albümümüzde Ata’nın TBMM açılışındaki konuşmasını plağa dahil etmiştik. O büyük dehayı ve C.M. Altar’ı özlemle hatırlarken… Ata’nın 1 Kasım 1934’de millete seslenişini bu vesile ile yeniden paylaşmak isterim…

“Muhterem Efendiler;
Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki, yüz ağartacak değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz …
“Yapılması gereken, kendi öz benliğimizi kaybetmeden, onu genel son musiki kurallarına göre işlemeliyiz. Ancak bu sayede, Türk Ulusal Musikisi yükselebilir, evrensel musikide ki yerini alabilir” …
Bugün artık sahneye çıkmıyoruz… Modern Folk Üçlüsü’nün; 50 yıllık beraberliğinde artık misyonunu tamamladığına inanmaktayız… Bizler sadece Ata’nın gösterdiği yolda “öz benliğimizi kaybetmeden, evrensel musiki kurallarına uyarak” bir şeyler yapmaya çalıştık …
Şimdi büyük bir inançla yineleriz ki; büyük önderin 85 yıl önce önerdiği yol, Dünya’ya açılma arzusundaki Türk müzisyenleri’nin yarınları içinde geçerli bir hedeftir…
Sizleri sevgi ile kucaklıyorum…

 

(Modern Folk Üçlüsü) Diş Protez Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Kurtaran

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*