Müzikle Dolu 60 Yıl – 4

 

1958 – 2018

Ati (Attila Özdemiroğlu) ile birlikte kurduğumuz ŞAT Yapım (Adlarımızın ilk harflerinden oluşuyor) Türkiye’de bir ilk olmuştu. Daha önce plak firmalarının kendi yapımcıları (Melodi Plakta Yeşil Giresunlu gibi) ve/veya sürekli çalıştıkları serbest müzisyenler (Norayr Demirci gibi) vardı, ama böyle hem kendisi üreten hem de sipariş ile istenen müziği (sadece plak için değil, film müziği, reklam müziği, ne istenirse) hazırlayıp teslim eden bir yapı yoktu.
Çok kısa sürede büyük bir başarı kazandık. Arda Kardeş’in “Oy Anam Oy”unu Füsun Önal’ın seslendirdiği “Senden Başka”, Nilüfer’in sesinin ilk kez duyulduğu şarkılar, özellikle “Dünya Dönüyor” … Bazen yapımları biz hazırlıyorduk, sevgili Turgut Çağlayan’ın Melodi Plak firmasında ya da rahmetli Antuan Şoriz’in Diskotür’ünde yayınlanıyordu. Ya da tam tersi. Sevgili Nino Varon’un keşfettiği muhteşem ses, Nilüfer’in müziklerini, Grünbeg Ticaret’in genç direktörü Dany Grünberg’in isteğine uygun olarak -bazen şarkıyı da biz önererek- hazırlıyorduk. Sevgili Ali Kocatepe de 1 NUMARA adlı bir plak firması kurunca hizmet verdiğimiz alan o kadar genişledi ki… (Biliyorum, çok fazla “sevgili” dedim, kusura bakmayın. Ama onlar bizim müşterimiz olmaktan çok öte, hepsi gerçekten sevgili dostlarımızdı, hala da öyleler.


Gelgeleliiiim, büyük bir ortak derdimiz vardı: TRT’nin denetim kurulu. Müzik dairesi diye bir daire vardı. Devlet bürokrasisinde “Daire” pek ufak bir şey değil. Müzik için daire kurmak nedir ya? Resim dairesi, müzik dairesi, şiir dairesi, böyle şey olur mu? Ama oldu.
O zamanlar devlet kademesinde bu işi yönlendiren iki grup vardı. Birinci grup klasik müzikçilerdi. Atatürk’ün kararıyla çok sesli müziğe geçilsin diye alaturkayı yasaklayan bir dönemden geçilmişti. Modern müziği terk edip armonik müziğe geçmek batılılaşmanın bir ölçüsü gibi sunuldu. Olur mu böyle bir şey? Olmuş işte. Gene de bu süreçte çok önemli besteciler yetişmiş, onların değerlerini inkar edemeyiz. İkinci grupta ise devlete akredite olmuş halk müziği uzmanları vardı. Sözlü olarak kuşaktan kuşağa geçen türkülerin derlenmesi ve resmi bir repertuar oluşturmak için uzmanlar Anadolu’yu tarayıp derlemeler yaptılar. Muzaffer Sarısözen bu çalışmalar sonunda “Yurttan Sesler Korosu”nu oluşturan en önemli isim.
Ama bir terslik vardı bu işte. Yurttan Sesler’de her şey sadece bağlamayla çalınıyor! Anadolu’nun dört köşesinde çok farklı kültürler ve bunları her birinin farklı müzikleri var. Farklı makamlar, ritmler, enstrümanlarla farklı aksanlarda hatta farklı dillerde okunan geleneksel türküler… Oysa derlenen müziklerin kökeni ve dili ne olursa olsun, hepsi dek dile ve tek tavra indirgeniyor. Kürtçe, Ermenice, Rumca, Lazca filan olmayacak, çünkü tek millet, tek devlet, tek dil, tek kültür. Dayatılan mantık bu. İşte bizim karşımıza çıkan bu iki gruptu ve devlet içerisinde, bu konularda söz edebilecek olanların hepsi buralardaydı.
Bizim kuşağımız ise onlara çok ters düşen bir kuşaktı. Onlara göre biz “Daha dün gitarı eline alıp ortaya çıkan veletler”dik. Bu veletler arasında en kızdıklarından biriydi Barış Manço. (Sonra TRT’nin sevgilisi oldu) Önümüze gerilen duvar ise “Denetim Kurulu” idi, tam bir sansür kurulu. Buna karşı çıkmakla başladık işe…


Denetimin ilk hedefi, bizden çok, büyük kitlelerin ihtiyacından doğan yeni bir tür “Arabesk” idi. Kendini halkımızın kulak eğitiminden sorumlu hisseden TRT Müzik Dairesi Arabesk’i tümden yasaklamıştı. Yasaklandı da ne oldu? Şimdi Orhan Gencebay son derece saygı duyulan biri. Arabeskin müzik normlarına karşı çıkıyordu onlar. Arabesk şarkıların sözlerindeki çaresizlik, teslim oluş, kadere boyun eğiş benim de hoşuma gitmez. Ama bu bir sosyal gerçeklik. Hayatta karşılığı olmasa bu kadar tutulur muydu? Hem bir müzik türüne toptan karşı çıkmanın ne anlamı var? Müziğin normları, ritimleri, modları, renkleri bir müzisyenin elindeki olanaklardır. Aynen bir ressam için renkler, tuval, fırçalar, boyalar neyse bizim için de odur. “Şu renk yasaktır, bu fırçayı bir daha kullanmayacaksın” denebilir mi, böyle saçma şey olur mu ya?
Nazım Hikmet serbest vezin yazıyor ama Kurtuluş Savaşı Destanı’ndaki bazı dizeler tam bir aruz vezni. “Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar…” Buyrun: Failatü failatü failatü feulün, aruz vezni giriyor. Şair isen, senin avandanlıklarındır bunlar, kullanabilirsin. “Serbest vezin en doğrusudur, aruz yasaktır, hece yasak” denilebilir mi, olmaz böyle şey. Ama olmuştu işte.
Biz gene dönelim 70’li yılların başlarına.
Hafif Müzik Derneği’nin kuruluşunu hızlandıran en önemli etken de bu oldu. Yepyeni şeyler üretmek heyecanıyla çalışan genç kuşak müzisyenlerin tepesinde Demokles kılıcı gibi sallanan sansür. Kimler vardı dernekte? Kimler yoktu ki? Bir çırpıda sayabileceklerim, Erol Evgin, Özdemir Erdoğan, Ertan Anapa, Füsun Önal, Nilüfer, Güzin, Baha, Ali Kocatepe, Rana ve Selçuk Alagöz, tabii Ati ve ben de…


Artık bir de hükmi şahsiyet (Tüzel kimlik) taşıyarak görüşüyorduk TRT Müzik Dairesinde Cavidan Selanik ile, Hukuk Baş Müşaviri Tekin Gürzumar ile. İyi de takan kim? Siz ne kadar bağırırsanız bağırın, Devlet’in bir kulağından girer, ötekinden çıkar. Onu zorlayıcı bir şeyler yapmak gerek. Yavaş yavaş ümidi kestik bu diyalogla bir yere varmaktan. Etkili bir boykotla TRT’yi zorlama kararı verdik.
Dönem tek siyah-beyaz kanal dönemi. Bayramlarda, Yılbaşı’nda milyonlarca insanın en ucuz eğlencesi TRT’deki özel eğlence programları. 1973 yılbaşı yaklaşırken, TV çekimlerini dernek bünyesindeki arkadaşlarla doldurmayı başardık. TRT’deki yapımcı arkadaşlar da yardımcı oldu. Zira onlar da şikayetçi. Program yapacaklar, ama denetimden geçmeyen parçayı çekemezler, geçenlerin sayısı da o kadar az ki… Hem görev verilmiş “Doldur şu kadar saatlik programı” diye, hem de denetimin süzgecinden geçen 3-5 parçayı döne döne yayınlamaktan gına gelmiş herkese.
Uzun etmeyeyim, çekimler bitti, monte edilip yılbaşı programları hazırlanacak, biz boykotu patlattık. Yılbaşı programları hafif müziksiz kaldı. Tabii kıyamet koptu. TRT bizimle görüşe istedi, reddetmedik ama geri adım da atmadık. Denetim -yani sansür- kalkmadıkça biz de yokuz.
Sakınan göze çöp batar ya, aynen öyle oldu.
İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü yaşama veda etti.
Tabii TRT de matem programlarına girdi, yılbaşı gecesi dahil.
Bütün çabamız böylece boşa gitti.
Gene de medyaya yansımıştı, o da bir şey.
Geri adım atmadık. Ama bu boykottan yararlanarak boş kalan TV ekranlarında bol bol boy gösterenler karlı çıktı, katılanlar zararlı. Koşullar aleyhimize dönmüştü, boykot acı sona doğru gidiyordu.

Konjonktür denen -tamamen kontrol dışı kalmış canavar- hep bize karşı olacak değil ya!
Ecevit yönetimi, TRT’nin başına İsmail Cem’i getirince bize de yeni bir kapı açıldı.
Hemen randevu alıp görüştük. O bize bu işi çözeceğine söz verdi, biz de bu söze güvendiğimiz belirterek boykotu kaldırdık. Ama bu arada bir başka söz daha aldık: Bir hafif müzik yarışması düzenleyeceğiz, TRT de bunu canlı olarak yayınlayacak, tabii parçaların denetimi filan söz konusu olmayacak…

Hadi bu öyküyü de gelecek yazıya bırakalım…

 

Şanar Yurdatapan

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*