Portre: Ay-Feri

 

Aşk bitmesin

Popüler müziğimizin gerçek divalarından Ay-Feri’yi (ki, “Ayfer”dir asıl adı; ama Fecri Ebcioğlu, o her şeyin mümkün gibi, olabilir gibi göründüğü 60’lı yıllarda, “Gel araya bir tire koyup ayıralım bu ismi; daha havalı olur,” demiş, öyle yapmıştır) genç kuşak çok geç bir saatte, 2003 yılında Odeon ve Sony’nin birlikte yayınladığı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” albümünde gördü-tanıdı. Sonradan dört albümlük bir seriye ulaşacak olan “Bak Bir Varmış…”ların bu ilkinde, 1968 tarihli “Çal Çingene Çal” (Philips) adlı şarkıyla yer aldı sanatçı; en büyük hit’lerinden biriydi bu ama Ay-Feri müzik dünyamıza çok önceden, çok çok önceden bir giriş yapmış, çok güçlü ve farklı sesi ile de, her türden dinleyiciyi mest etmiş, kendine hayran bırakmıştı.

“Bak Bir Varmış…” dizisinin gördüğü ilgi, (diğer sanatçıların yanında) Ay-Feri’yi de sahnelere yeniden taşımaya yaradı. İlk olarak, 31 Temmuz 2004 tarihinde, bir cumartesi gecesi Açıkhava’yı şenlendirdi Ay-Feri; (Ajda Pekkan ve şarkının asıl sahibi Marc Aryan tarafından da plak olarak kaydedilmiş) “Dünya Dönüyor”u seslendirdi o gece ve şarkı bittiğinde koca mekan alkıştan resmen inledi… 19 Ocak 2005 tarihinde ise Babylon’un sahnesindeydi Ay-Feri; 2000’li yılların bu (tabiri caizse) ‘kült’ mekanını o gece dolduran hemen hemen herkes, bu eşsiz sesin, nasıl olur da bu kadar geri planda tutulmuş olduğuna hayret etti ve arayı kapatmak ister gibi alkışladı da alkışladı. Ay-Feri de formundaydı o gece; bir kısmı bilinen, bir kısmı bilinmeyen şarkılarını arka arkaya seslendirdi ve Aşık Ali İzzet’in “Mühür Gözlüm”ü ile Babylon’u birbirine katarak ayrıldı sahneden.

Böyleydi Ay-Feri; hep böyleydi. Yaratanın ancak ‘seçlmiş’ bir avuç kişiye bahşettiği bir sese sahipti ve bunun farkında olarak durmadan çalışmış, çalışmıştı. Burda çalışmış, yurt dışında çalışmış ve (Rüçhan Çamay, Ayten Alpman, Tülay German ve Gönül Turgut ile birlikte) popüler müziğimizin 5 büyük diva’sından biri haline gelmişti. Her dinleyeni kendinden geçiren, yalnızca müzikseverleri değil, kırk yıllık orkestra şeflerini, müzisyenleri dahi kendine hayran bırakan 5 büyük isimden biri.

Maziye dönelim

50’ler bitmek üzereyken müziğe giriş yaptı sanatçı. Türk popunun temelinde, onun da harcı vardır; çok da emeği.

Yıl 1964: Yurdaer Doğulu, Işık Tapan ve Çetin Çalışır’ın da yer aldığı Erol Büyükburç Orkestrası’nın ‘şantöz’üdür Ay-Feri. Orkestranın ‘şantör’ ü, hiç şüphesiz Erol Büyükburç’ tur. O yıllarda adet öyleydi; orkestraların, genellikle hem ‘kadın’ , hem de ‘erkek’ sesleri olurdu; ki, bu alışkanlık, yaygın bir biçimde olmasa da, günümüzde de sürmekte.

Solist olarak çalıştığı orkestralarda, herkesin yaptığını yaptı Ay-Feri: Caz söyledi, günün popüler parçalarını söyledi. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca söylenirdi şarkılar o zaman. Adamo, Françoise Hardy, Tremeloes, Hollies, Chuck Berry, Lulu, Cilla Black, Roy Orbison, Elvis Presley ve elbette Beatles baş köşedeydi. Bu nedenle bütün orkestraların ve solistlerin repertuarları, ama az ama çok, bir şekilde kesişirdi. Sözgelimi, Roy Orbison’ un “It’ s Over”ı, orkestraların arasında epeyce bir rekabet ve yarış havası estirmişti. Çoğunun repertuarındaydı bu şarkı. Ay-Feri de bunu söyledi mi bilinmez ama, bir süre sonra şiddetle esmeye başlayan ‘Türkçe pop’ rüzgarları, zaten herkesin repertuarlarını allak bullak etti, değiştirdi. Alpay’ın “Kara Tren”i, Tülay German’ın “Burçak Tarlası ve Erol Büyükburç’un “Karakaş Gözlerin Elmas”ı yeni bir sayfa açmıştı ve bu nedenle de, solist ve orkestraların tamamı türkülerin peşine düşmüştü. Sahnelerde “Dere Geliyor Dere”, “Kızılcıklar Oldu mu?”, “Arabamın Atları”, “Bakkallar Satıyor Karaca üzüm” çalınır-söylenir olmuştu artık.

Elveda şarkılara

Ay-Feri’nin ilk plağı, 1967 yılında, dönemin güçlü firmalarından Aras tarafından yayınlandı: “Bu Son Olsun/Annem”. “Adios Amor” adlı bir şarkıya, sanatçının menajeri de olan Edward Saatçi söz yazmıştı. Saatçi, Ay-Feri’nin sonraki plaklarına da söz yazarı olarak imza atacak ve sanatçının giderek tepelere kurulmasında büyük pay sahibi olacaktır.

Zaten, sanatçının yaşamını köklü bir biçimde değiştirecek Tahran/İran macerasında da onun parmağı olacaktır. Ama buna daha vakit vardır.

Aynı firmadan, (Aryan ve Pekkan ile çakıştığını söyledik ama şunu da eklemek gerekir; bu şarkıyı ilk kaydeden Ay-Feri’dir) “Dünya Dönüyor” ve (bu sefer de Gönül Akkor ile çakışan) “Ben Sana Kulum” Aras tarafından yayınlanan sonraki plaklar oldu. Sonra da “İbibikler…” ve Mary Hopkin’in “Those Were The Days”inin bir düzineye yakın Türkçe versiyonundan biri olan “Yalan Dünya”. Araya bir Dalida şarkısı olan “Elveda Şarkılara” ve Iva Zanichi-Boby Solo tarafından söylenmiş “Zingara”nın Türkçesi “Falcı” girdi. Ardından da, o zamanların en güçlü firmalarından biri olan Philips’e, oradan başka firmaya transfer oldu; bize ve şarkılara ‘elveda’ diyene kadar da, çok sayıda 45’lik yaptı. Son döneminde, giderek yıldızı yükselmiş Anadolu pop alanına da sıkı bir biçimde el attı ve olağanüstü güzellikteki “Yavaşça Yavaşça”yı yaptı: “Dolanı dolanı gelir, ölüm yavaşça yavaşça…” Zaten bu türe de, tam anlamıyla yabancı değildi sanatçı; daha önce “İbibikler…”i plak olarak yayınlamış, “Mühür Gözlüm”ü sahnelerde defalarca söylemişti.

Birkaç plak sonrası İran defterini açtı. Edward Saatçi’nin önüne koyduğu (maddi anlamda) çok parlak “Tahran’da konser” teklifini kabul eden sanatçı, kalkıp Tahran’a gitti. Popüler müziğimizin, en az İstanbul ya da Ankara kadar sevildiği bir yerdir Tahran; bu nedenle de, orkestra ve sanatçılarımızın biri gidip, biri gelmektedir oralara. Ama Ay-Feri’nin turu farklı tamamlanacak ya da sonuçlanacaktır; konser verdiği müzikholün sahibi ile sanatçı, birbirine gönül düşürecek, ardından da evlenecektir. 70’lerin sonuna kadar Tahran’da kaldı Ay-Feri. Çalışmaya gittiği müzikholün patroniçesi oldu, bu müzikholde başta İran’ın en büyük star’ı Googoosh (yani Guguş) olmak üzere, çok sayıda sanatçı ile çalıştı.

Ve Emel Sayın’dan Ajda Pekkan’a kadar çok sayıda bizden star’ı da ağırladı oralarda. Müzikholünde çalışıyor olsun olmasın, buradan giden herkese tüm kalbini-kapılarını açtı, elinden gelen her yardımı, her desteği verdi.

Sonra sonra, Fikret Kızılok’un dediği gibi, “gün oldu, devran döndü”, dünyanın (zaten çok çok hassas olan) dengeleri değişti ve Ay-Feri İran’dan Amerika’ya doğru yola koyulmak zorunda kaldı. Müzik ile bir bağ kurmadığı birkaç yıldan sonra da Türkiye’ye döndü, Mersin’e yerleşti.

Hala da Mersin’dedir.

Müzik ile bağlarını hiç koparmadı.

Sesinin güzelliğini, hiç olmazsa olabildiği kadarıyla muhafaza edebilmek için elinden geleni yapıyor; durmadan çalışıyor.

Günümüz kuşağının-basınının sanatçıya hak ettiği ilgiyi gösterdiğini söylemek elbette mümkün değil. Ama bir tuhaflık da yok bunda; Ay-Feri’nin muadillerine de aynı muameleyi reva gördü bu ülkenin, bu kuşağı. Durum tuhaf değil; ama hüzünlü, hatta can yakıcı.

Ay-Feri ve benzerlerini öyle sarıp sarmalamalıydık ki, onlara ne yapsak bize az gelmeli-görünmeli, hep daha fazlasını yapmaya çalışmalı-niyetlenmeliydik.

Bu satırların yazarı, (herkes adına ve sonu gelmeyen bir biçimde) özür dilemek istiyor; Ay-Feri’den ve bütün çağdaşlarından.

Biz, sayenizde ‘biz’ olduk Sevgili Ay-Feri; o müthiş sesiniz hiç susmasın, size olan aşkımız hiç ama hiç bitmesin.

 

Naim DİLMENER

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*