Sevebilme Sanatı…

 

Müzikle tanıştığımda ilkokula daha yeni başlamıştım. Siyah önlük-beyaz yaka, sırtta bir çanta, Ankara Ulus-Anafartalar da ki evimizden yürüme mesafesi Devrim İlkokuluna gidip-geliyordum, ilginci de numaramda 1 idi…
Doktor olan babam özel müzik hocası tutmuş, Muzaffer Arkan, nota, solfej ve o yılların popüler enstrümanı olan akordeon öğretmek için eve geliyordu… Sert, disiplinli bir hoca, cumartesileri bende stresten mide ağrısı ama cumartesileri bir başka heyecan mutluluk o yıllarda çıkan Pekos Bill’i okumak için…
Bu iş 1 yıl kadar böyle devam edebildi, ama bu durum çok sevdiğim müzikten kopma aşamasına gelince de son verdik özel derslere… 3.sınıfta beni Ankara Koleji’ne yazdırdılar… İlginci numaram gene 1 oldu… Hayatta 1.ci olmak gibi bir tutkum hiç olmadı ama sınava ve aşı yapmaya numara sırası ile aldıklarından, ilk benden başlardı uygulamalar…
Kolej’de, kendisini şükranla ve sonrada rahmetle andığım ilkokul hocam Ragıba Kangal’ın sınıfına vermişlerdi beni. Sevgi-bilgi-hoşgörü-disiplin hepsi bu yüce kişide toplanmış, bir Atatürk ve Cumhuriyet aşığı öğretmendi…
Bizlere de büyük katkıları olmuştur.
Aynı sınıfta sevgili Hümeyra (ses ve tiyatro sanatçısı) ve harika çocuk piyanist Bedii Aran (şimdilerde Elif-Bedii 2’lisi olarak sanata devam ediyor) sanata yakın kişilerdi…
1 hafta kadar sonra Ragıba Hoca “çocuklar müzik dersine gidiyoruz” dedi… Kolej’de resim-müzik-tiyatro-edebiyat kısaca güzel sanatlara ve yaratıcı zekânın gelişimine önem verilirdi… Uzatmayalım, ele ele tutuşup müzik dersliğine gittik, kapı açıldı, sürpriz!!!…. Müzik hocamız Muzaffer Arkan !…
Kaderin vaz geçilmez cilvesi, gene bizi biri birimize bağlamıştı…
Muzaffer Hoca beni ve Bedii’yi “Orf Vurma Çalgılar” orkestrasına aldı… Böylece müzik, yaşantımın vazgeçilemez bir parçası olmaya devam etti…
63-64’lerde Kolej’den mezun olup Hacettepe Diş Hekimliğini kazandım… 67-68’lerde Hacettepe’de okuldan arkadaşlarım Ahmet Helvacıoğlu (tıp) ve Ergun Aydınlık (diş) ile Bangibass Üçlüsünü kurduk. Banjo-Gitar ve Bass sözcüklerinin kısaltılması ile oluşan bir sözcük… 2-3 yıl beraber müzik yaptık, Peter-Paul and Mary, Kingston Trio ve Türk Folklorundan parçaları okul çayları, çeşitli parti ve toplantılarda çalıp-söyledik. Bu arada ben Ankara Halk Evi korosunda şarkı söyleyip, bağlama çalıyor, Hacettepe Türk Sanat Müziği’nde solist olarak müziğe devam ediyordum.
Sonrası Bangibass ile o yılların Ankara’sının popüler kulübü Marmara Oteli gece kulübünde Esin Afşar ve Tayfun’un alt kadrosunda sahne aldık. Menajer Erkan Özerman’ın dikkatini çekmişiz ki, bizi o yaz ki İstanbul Tarabya “Deniz Atı Kulübü”ndeki programa almak istedi. Erkan Abi’nin projesi Avrupa’yı kasıp kavuran Nana Muskuri-Les Atheniens’in Türkiye versiyonunu yapmak…
Ancak, Ahmet ve Ergun’un babaları oğullarının gece hayatı ile müziğe devam ederek mesleklerinden kopacakları endişesi ile izin vermeyince, Erkan Özerman o sıralar Esin’e müzik yapan Doğan Canku ile beni tanıştırıyor.
Programa az gün kalmış, Doğan’la tanışıp, bana çalınacak parçaların armonilerini gösterip İstanbul’a gidiyorlar. Tesadüf, bende o sıralar bir arkadaş partisinde gitar çalan Selami ile tanışıyorum. Türk folklorunu çok sesli çalıp söyleme ile ilgili projeyi ona açıyor ve sonrasında, Doğan’ın öğrettiklerini öğretip, ver elini İstanbul. Rahmetli Esin Afşar’ın arkasında o gece sahneye çıkıyoruz…
Böylece kaderin hoş cilvesi, biri birini hiç tanımayan 3 kişiyi, ortak bir amaç bir araya getiriyor ve uzun yıllar sürecek olan bir kardeşlik, dostluk, sevgi ve müzik beraberliği doğuyor…
Doğan konservatuar eğitimli, Çello bölümünden, Selami Ankara Dil-Tarih -Coğrafya İtalyan Filolojisi, bense Hacettepe Diş Hekimliğinden mezunum.
Modern Folk Üçlüsünü böylece Temmuz 1989’da kurmuş oluyoruz…
Sene şimdilerde Temmuz 2018’lere gelmiş…
50 yıla yakın bu beraberlikte sayısını hatırlayamayacağım kadar çok yurt içi, dışı konser, radyo-TV programı, festivalde çalıp, yarışmalara girip, LP, 45’lik, CD ve DVD’ler doldurmuşuz…
Ne kişilik, ne zevk, ne yaşam alışkanlıkları ve nede eğitim branşları olarak biri birimiz ile bir benzerliğimiz olmayan apayrı mesleklerdeniz…
Seslerimizde birbirinden oldukça farklı, aranjman ve armoninin gereği midleri birimiz, tiz ve pesleri de diğerlerimiz söylüyoruz. Halk müziği ve klasik Türk Müziği yorumlarında da, ülkede alışılan “paralel yürüyen armonik bir diziliş” yerine, “her ses kendi içinde melodi niteliğinde bir yapıyı yani kontrpuan” özelliğinde bir diziliş oluşturmakta… Müzik matematiği açısından oldukça zor ve devamlı çalışma gereken bir teknik. Bunun ne denli başarılı olduğunu bizlerin karar vermesinin yakışık olmayacağını düşünüyorum…
Ama esas anlatmak istediğimde bu değil zaten…
50. Yıla yakın etin kemikle ilişkisi gibi bir arada koşup, beraberliğimizi devam ettirdiğimiz dostluğu, arkadaşlığı vurgulamak istiyorum…
Artık eskisi gibi sahneyi çıkmıyoruz, en aza indirdik. Yaşam için kendi mesleklerimizi yaparken, yılların dostluğu, arkadaşlığımız ilk günkü gibi devam ediyor. Bir araya gelince de eskileri anıp, gülüp-eğleniyoruz…
Günümüzde aşkla başlayan evliliklerin 3-5 yılda, şevkle başlayan ticari şirket ve ortaklıkların kısa zamanlarda ayrılıklarla sonlandığı bir dünyada, 50 yıllık bir beraberliğin önemli olduğunu düşünüyorum…
Her an beraber miyiz? Elbette ki hayır, her kez kendi yolunda, yurdunda, uğraşında… Ancak özetle ve önemle genç müzisyen kardeşlerime vurgulamak istediğim, müziğin kişileri birbirine yaklaştıran büyüleyici bağı ve bunun ötesinde dost, arkadaş kalabilme sanatı.
Gurup müziği yapabilmek, beraberce aynı heyecanı yaşamak, hele hele vokal müziği beraber nefes alıp vermek, beraber solumaktır. Sahne ve alkış, sanatçıların gururunu okşar, yaşamlarının vazgeçilmesi olur, hatta alışkanlık dahi yapabilir…
Ancak, her an zirvede kalabilmek mümkün değildir. Müzikte, hazmederek adımlarla yükselebilmişseniz, inişleri de aynı olgunlukla kabullenebilirsiniz.
Sahne sanatlarında olayın bir de perde arkası, sahne önce ve sonrası vardır. Burada, psikolojik, ekonomik sorunlar zaman zaman devreye girebilir. Hayatın, iniş ve çıkışları olduğu gibi, zirvenin yolu da tozlu-topraklıdır.
Bunda sorunları paylaşabilmek, diğerinin eksiğini tamamlayıp, olaylar karşısında hoş görü ve sevgi ile sabredebilmek, sevgi ile sarılabilmek, olası sorunlara akıl-mantık-şuurla çözümler üretebilmek ayrı bir erdemlilik sanatıdır. Günümüz koşullarında artan ekonomik krizler ve bozulan insani ilişkilerde konunun, sahne de ortaya konulandan daha zor bir sanat olduğunu düşünmekteyim.
Buna, “sevebilme sanatı”, insanı, hayvanı, doğayı, özetle “yaratılmışı yaratandan dolayı” sevebilme diyebiliriz…
Tüm güzellikler, iyilikler sizlerle olsun…

 

(Modern Folk Üçlüsü) Diş Protez Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Kurtaran

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*