“S”ler (Sus İşaretleri) de Müziğe Dahildir,
Onun Kıymetli Bir Parçasıdır

“Nerden gerekti bu laf şimdi?” diyeceksiniz.

Korona virüsü herkesi evlere hapsedeli ben de yerli dizilerin şerrinden kısmen kurtuldum.

Doğrusu şahsen hayatımdan memnunum, yaşamımda çok fazla şey değişmedi. Zaten uzun süredir evden çalışıyor, zorunlu olmadıkça çıkmıyordum.

Asıl mesleğim olan müziği bilgisayarla yapmaya 1984’ten beri alışkınım. Sağ olsun, dijital teknoloji, koskoca senfoni orkestrasını evime, elimin altına getirdi. Bu yıl buna video montajı yapmayı ekledim ve kendimi çalışma masasına hapsetmiş olduuuum.

Her hafta, “Düşün, Düşün…” adlı 15 dakikalık bır TV programı üretiyorum kendi kendime, cumartesi geceleri Türkiye saatiyle 22:15’te CAN TV kanalında (YouTube) yayınlanıyor.

(Bir yıldır yayınlanan programlar şu adreste. Bir göz atın, pişman olmazsınız)

Bu programın önce bilgilerini sonra görüntü malzemesini derlemek, senaryosunu hazırlamak, İnternet üstünden röportajları yapmak, onları kesip biçmek, programımın baş aktörlerinden “Karagöz ile Hacivat”ları okuyup anime etmek, üniformamı giyip kameramın karşısına geçmek, kendi kendimi kaydetmek, sonra bazen sabahlara kadar süren son montaj…

Veee yine internet üstünden yayıncı kanala göndermek… Cuma gecesi oluyor bütün bunlar. Sonra Cumartesi akşamı sonucu izlemek. Ama bitmiyor. Hemen ardından bu programdan bir de köşe yazısı ve Podcast –radyo versiyonu diyelim- üretiyorum. Her ikisi de şurda.

Canım, TV programından onları üretmek de iş mi?

Ben de başta öyle düşünmüştüm ama meğer iş imiş.

Zira TV programında bir görüntü, onu bir de sözle anlatmayı gerektirmiyor, hatta böyle yapmaya kalkarsanız, izleyicinin canını da sıkarsınız. “Aptal mıyım, gördüğüm şeyi anlıyorum, Bir de senin tekrar etmene ne gerek var?”

Ama radyo versiyonunda kimse bir şey görmüyor ki, orada ses gerek, söz gerek.

Eğer uygun değilse, o sahneyi feda etmek gerek.

Köşe yazısı ise ikisinin ortasına, farklı bir versiyon.

Araya görüntüler de katmak mümkün. Ama videoları değil, onların karakteristik bir karesinin fotoğrafını.

Özetle, hiç de o kadar basit değilmiş, zaman ve emek istiyor.

Hani şakalaşıyorum ya “Yaş haddinden emekli olmam gerekirken aynı nedenle ev hapsine çarptırıldım” diye…

Yok, yok… Emeklilik bana göre değil.

Dönelim başlıktaki konuya.

Yerli dizileri, konuklarım üstünden az buçuk tanımış oldum. Onların canını sıkmamak için ben de onlarla birlikte izlerkeeeen, bu kez benim canım sıkılıyor, sonra artıyor ve daralmaya başlıyorum.

Nedenini anlamaya çalıştım. Reji ve oyunculuklarla ilgili eleştirilerim saklı kalmakla birlikte, fark ettiğim daraltıcı şey, kullanılan müzikler oldu.

Yahu, müzikler geveze papağan gibi hiç susmuyor.

Romantik bir müzik mi?

Romantizmin suyunu çıkarana kadar sürüyor.

Gerilim müziği de aynen.

İnsanda ne gerilim kalıyor, ne heyecan.

İyiden iyiye sıkılan bir can kalıyor.

İşte burada müziğin altın kurallarından birini hatırlıyorum.

“S”LER (Sus işaretleri) DE MÜZİĞİE DAHİLDİR, ONUN KIYMETLİ BİR PARÇASIDIR.

Hayat hiç de öyle değil, içinde müziğin aktığı anlar taşıdığı gibi sessizliğin müzik olduğu anlarımız da var. Birbiriniz tam zıddı gibi görünen bu iki öğe, aslında aynı bütünün iki parçası. Biri eksik olursa ötekinin değeri de, etkisi de yerlerde sürünebiliyor.

Hiç durmadan vır vır konuşup duran bir kişinin sözlerine ne kadar değer verirsiniz ki?

Tabii bu sözlerin muhatabı, büyük bir olasılıkla müziği besteleyen, kaydedip yapımcıya teslim eden besteciye değil, onu nasıl kullanacağına karar veren son hakem “yönetmen” olmalı. Tabii “yapımcı”nın da hakkını yemeyelim. Sonuç. Söz de, sükut da altındır: ikisinin de hakkını vermezsek, cömertçe çarçur etmezsek…

Şanar Yurdatapan

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*